Piyasalar

25 Mayıs 2019, Cumartesi tsi
°C

En Sıcak Konular

Mustafa Aslan
Yeni Mesaj Gazetesi

Mustafa Aslan
30 Mayıs 2013

Feth-i Cell-i Konstantiniyye



Dün 29 Mayıs 2013’tü... 560 sene önce, Haçlı dünyanın gözbebeği Kostantiniyye, Türk Milletinin olmuş ve İstanbul’laştırılmış!
İstanbul’un fethini dört ciltlik eserine “ancak bir kısmıyla” sıkıştırdığını söyleyen Fransız tarihçisi Jan Piyers der ki: “İmparatorun sadık nedimi Françes, hükümdarının ayaklarına kapanarak neyi düşündüğünü sorduğu ânda, bir ölüm feryâdına benzeyen kahkaha ile karşılaşmış, karşısındakinin aklını kaybetmiş olmasının dehşeti içinde, sakalları aklaşmış, yüzü gerilmiş Efendisinin bir taraftan gözlerinden yaşlar boşanırken, öte yandan kahkahlarla gülerek eliyle boğazını gösterdiğini görmüştü.” (Cemal Kutay, Tarih Konuşuyor Mecmuası, Cilt 1, sayı 4, s. 291-296).
 Bu kaderin işâreti mi idi? Çünkü fethin birinci saatinde Kostantin Dragazes’in hayatına, bir yeniçeri tarafından boğazı kesilerek son verilecekti.
Jan Piyers’in eserinden Françes’i okumaya devam edelim:
“Ah... Ah... İmparator Topkapı önünde Padişahın idare ettiği hücûmu durdurmaya çabalarken asıl felâket, Edirnekapısı önünde vukua geldi. Burada şehri kuşatan sur Edirnekapı’dan Port-Firojenet=Tekfur Sarayı’na kadar devam ediyordu. Bu sur, Likos vadisindeki sura benziyordu. Bir tek farkla; o da, şehrin iç suru olan Teodos duvarı, Edirnekapısına dört yüz metrelik mesafede birdenbire kesiliyordu. Burada iki duvar bir kapı ile birleşiyordu. Burası askeri bir kapı idi ve Bizans ordusu merasim için buradan dışarı çıkardı. ...  bir kaç ihtiyar, dış surlardaki müdafilere yiyecek götürmek için bu kapıyı açmışlar, fakat görülmesine imkan olmadığı için kapatmayı düşünmemişlerdi. ... Şehrin her tarafında olduğu gibi buraya da saldıran Yeniçerilerden elli kadarının bu gedikten şahinler gibi daldıkları görüldü. Nereye çıkacaklarını kendileri de bilmiyorlardı. Bir de gördüler ki, Şariziyos kapısını Karaca Paşa’nın askerlerine karşı müdafaa eden Bizanslıların arkalarına düşmüşlerdi... Hemen üzerlerine atıldılar ve son müdafileri de erittiler. ... İşte bu anda, Ulubatlı Hasan Edirnekapısı üzerindeki burca, haşmetli ve fakat talihsiz İmparatorumuzun kartallı armasını indiriyor, Türk sancağını çekiyordu. ... Allah, bizim günahlarımızdan dolayı beldeler kraliçesini, Türk Barbarlarına lâyık görmüştü.” (a.g.e.)
Burada bir konuya dikkat çekmek lazım; İstanbul’un fethine ait en dikkate değer belgeler Bizans, Ceneviz, Maltız ve Ermeni tarihçilerin yaşadıkları devir için anlattıklarıdır. Bunların hepsi de asıl adı “Porta-Ksilo-Kerko” olan kapının açık bırakıldığını ve Türklerin oradan şehre girdiklerini söyleyerek bir teselli ararlar. Fakat yine hepsinin anlattığı bir gerçek var ki Ulubatlı Hasan, Likos Vâdisini şehirden ayıran suru aşarak Hilâlli Bayrağı Bizans surunun üzerine dikmişti. Bu nokta ile Porto-Kerko arasında yüzlerce metrelik mesafe vardı...
Hoca Sadettin, Tacü’t-Tevârih’inde, şehre ilk girenlerin Topkapı ile Edirnekapı arasındaki yolları Bizanslılardan süratle temizledikten sonra, diğer kapıların da bir saat içinde ele geçirildiğini ve Fatih’in muzaffer kıt’alarının başında şehre girdiğini anlatır. 
Françes; bir Hıristiyan olmanın verdiği kin ve nefret içinde gördüklerini tarafsız sayılamayan bir şekilde anlatırken bile Fatih’in şehre girişindeki haşmeti saklayamadan itiraf eder: “Pek genç, en çok 23 yaşında idi. Yüzü her görene hürmet ve tâzim hisleri telkin ediyordu. Latince ve Rumcayı mükemmel konuşuyordu. Arkasındaki aksakallı, korkunç bakışlı paşaların üzerinde târifi imkânsız nüfûzu vardı. Çok uzun boylu değildi, fakat omuzları çok geniş, alnı yüksek, burnu kartal gagası gibi kıvrıktı. Kumral bıyıkları vardı. Atının dizginini kolunun içine geçirmişti. Bir eli belinde idi. ... Büyük Kilise Aya-Sofiya’nın önüne geldi. Gümüş ile işlenmiş büyük tunç kapı önünde çevik bir hareketle atından atladı, bir avuç toprak alıp, sarıklı başının üzerine serpti, secdeye kapandı, Allah’a kendisine lûtfettiği bu tarih kapayıp, tarih açan zaferden dolayı minnetlerini arzetti. ...  Bu ânda bir Yeniçerinin o muhteşem sanat eseri kiliseden bir mozayiki söktüğünü görünce kaşları çatıldı, kırılan parçayı yerine koydurttu ve şehrin kat’iyyen tahrip edilmemesini, kiliselere ve sanat eserlerine dokunulmamasını irâde etti. Arkasındaki kalabalık arasından bir Hocayı çağırttı, ezân okuttu ve ilk namaz, fethin birinci günün ikindi üzeri kılındı. Ortodoksluğun bu dünyaca adı ve sanatı kalblerde hayranlık uyandıran muhteşem eseri, bu ândan itibâren bir Müslüman camii oldu.” (a.g.e.)
Bizim tarihçilerimiz ise Hz. Peygamberimizin (s.a.a.); “İstanbul’u zapteden emîr ne şanlı fâtihtir ve onun ordusu ne büyük şerefe sahibdir” ilâhi vaâdını, yirmi iki yaşındaki Türk Hakanına lâyık gören Yüce Tanrı’nın lûtfu ile yetinirler. Oysa nice fetihler, zaferlerle dolu olan bir tarih içinde bile İstanbul’un TÜRK OLUŞU, kolay izah edilemeyecek bir mûcize idi ama onlar kısaca; “Feth-i Celîl-i Kostantiniyye” dediler...
“Feth-i Celîl-i Kostantiniyye”nin 560. yılı Türk Milletine kutlu olsun.
Bu arada, Françes’in anlatımındaki; “Allah, bizim günahlarımızdan dolayı beldeler kraliçesini, Türklere lâyık görmüştü” cümlesi bana; “Bir ülkeyi mahvetmek istediğimizde, onun servet ve refahla azıp firavunlaşmış kodamanlarına emirler yöneltiriz/onları yöneticiler yaparız da onlar, orada bozuk gidişler sergilerler. Böylece o ülke aleyhine hüküm hak olur...” (İsrâ-16) Âyet-i Celîlesini hatırlattı, katılır mısınız? 
Bu vesîle ile “Gök çadırımız, güneş bayrağımız” inancıyla “Kâinat Devleti’ni hedeflemiş II. Kuva-yı Milliye’nin Önderi Haydar Baş Hoca’ya, Müslüman Türk gönlümün bütün teslîmiyeti ile başarılar bahşetmesi için Allah’a (c.c.) duâlardayım...
“OLAMAZ TÜRK’E BAŞ, TÜRK’ÜM DEMEYEN.”
Selâm, sevgi, duâ...








Yorumlar

 + Yorum Ekle 
    kapat

    Değerli okuyucumuz,
    Yazdığınız yorumlar editör denetiminden sonra onaylanır ve sitede yayınlanır.
    Yorum yazarken aşağıda maddeler halinde belirtilmiş hususları okumuş, anlamış, kabul etmiş sayılırsınız.
    · Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında açıkça suç olarak belirtilmiş konular için suçu ya da suçluyu övücü ifadeler kullanılamayağını,
    · Kişi ya da kurumlar için eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi ya da kurumlara karşı tehdit, saldırı ya da tahkir içerikli ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi veya kurumların telif haklarına konu olan fikir ve/veya sanat eserlerine ait hiçbir içerik yayınlanamayacağını,
    · Kişi veya kurumların ticari sırlarının ifşaı edilemeyeceğini,
    · Genel ahlaka aykırı söz, ifade ya da yakıştırmaların yapılamayacağını,
    · Yasal bir takip durumda, yorum tarih ve saati ile yorumu yazdığım cihaza ait IP numarasının adli makamlara iletileceğini,
    · Yorumumdan kaynaklanan her türlü hukuki sorumluluğun tarafıma ait olduğunu,
    Bu formu gönderdiğimde kabul ediyorum.




    Meltem Haber Facebook'ta! Meltem Haber Twitter'da! Meltem Haber Friendfeed'de! Meltem Haber RSS

    Diğer köşe yazıları

     Tüm Yazılar 
    • 20 Mart 2017 Atatürkün anlatımıyla Çanakkale savaşları
    • 19 Mart 2017 İnsandan insana, insansa...
    • 14 Mart 2017 Anam bana kör dedi!
    • 13 Mart 2017 Söyle-ni-yorum-2
    • 10 Mart 2017 Hala iyiler varmış şükrolsun
    • 9 Mart 2017 Savaş ve insan
    • 8 Mart 2017 Ben, kim miyim?
    • 7 Mart 2017 Milli siyaset hakemliği
    • 2 Mart 2017 Sakındığımız dostluk
    • 28 Şubat 2017 Yol özel yolcu güzel
    • 23 Şubat 2017 Bizi sevin
    • 21 Şubat 2017 Güzel dünler
    • 18 Şubat 2017 Hala akletmez misiniz?
    • 16 Şubat 2017 Çığlıklar mı sessiz kulaklar mı sağır?
    • 15 Şubat 2017 Bülbül
    • 14 Şubat 2017 Gönülden gönüle yol gizli gizli
    • 13 Şubat 2017 Flaş Haber Suriye'den yine acı haber Yalnız kalabalıklar
    • 10 Şubat 2017 Evet-hayır oyunu
    • 9 Şubat 2017 Yüreğim ağrıdı
    • 8 Şubat 2017 İlm-i siyaset üzerine

    En Çok Okunan Haberler



    Haber Sistemi Haber Sistemi altyapısı ile çalışmaktadır.
    2279645 µs